En sonunda az gittim, uz gittim, Nemrut'un eteklerine vardım. Yolda
rastladıklarım da "yukarı çıkma" deyince inatlaşmadım, "gördüklerim
yanıma kar kaldı" diyerek gerisin geri Adıyaman'a dönüp yemeklerin
peşine düştüm. Orada ne yedin diye soracak olursanız, cevabım ağzınızı
sulandırabilir; Önce Hocaömer Mahallesi 85. sokak'taki Süreyya Et
Lokantası'na gittim.
Orada süt danasıyla kuzunun kaburga
bölümünden hazırlanan kıymayla yapılan Adıyaman Kebabı'nı yedim.
Ağzımda unutulmaz tatlar bırakan bu yemeğin yapılışı son derece
yalındı. Kıyma küçük bir tepsiye yayılıyor, üstüne kırmızı pulbiber,
tuz, karabiber ekleniyordu. Tepsinin etrafına domates ve soğan
dilimleri konduktan sonra fırına sürülüyordu. 15-20 dakika sonra
fırından çıkan tepsinin üstüne bu kez tatlı kırmızı dolmalık biber,
maydanoz eklenip servis ediliyordu.
Daha sonra Atatürk
Bulvarı'ndaki Sofra Restoran'ın kapısını çaldım. Burada yörenin en
sevilen yemeklerinden kavurmalı Hitap'ın tadına baktım. Çiğ böreği
andıran bu yemek için, kavurma, soğan, sarmısak, maydanoz, pul biber,
baharat çeşitleriyle bir iç hazırlanıyordu. Sonra bu iç açılmış
yufkanın bir bölümüne konuyor, diğer bölüm bunun üstüne kapatılıp
fırına sürülüyordu. Daha çok kış günlerinde yenen bu börek, etle
hamurun evliliğinden nasıl muhteşem bir tat doğacağının en güzel örneği
idi.
Son olarak Gölbaşı yolu üstündeki Paşa Konağı'na gittim.
Burada da sac kebabıyla tanıştım. Etin en yalın tadını yansıtan bu
yemek kuzu etiyle yapılıyordu. 200-300 gram ağırlığında parçalara
ayrılan etler, soğan, domates, acı dolmalık biberle birlikte sacın
üstüne diziliyor, sonra kömür ateşi üstünde kızartılıyordu. Kebap
pişerken etrafa saçılan koku insanı kendinden geçiriyordu.
Mehmet Yaşin
Yazarın makale arşivine ulaşabilmek için tıklayınız...